9 Haziran 2015 Salı

Sözde hayvanseverlik...

Bugün maalesef ki hayvanseverlik adı altında bazı grupların kendilerine çıkar sağlamalarına şahit olmanın üzüntüsünü yaşıyorum.

Bir grup insan düşünün. bunlar herhangi bir çıkar olmaksızın Istanbul'un Beykoz ilçesinde ormana atılan ve sayıları 1000'i aşan köpekleri haftanın 3 günü kendi mesailerinden fedakarlık ederek besliyorlar. Buldukları yaralı yada hasta hayvanları civar veterinerlerde tedavi ettirip gene ormana geri bırakıyorlar. Tek amaçları oraya atılmış hayvanları olabildiğince sağlıklı ve tok tutarak biraz olsun terkedilmişliklerinin verdiği üzüntüyü azaltmak. Bu insanların bağlı olduğu derneğin adı, "PATİKA DOĞA VE YAŞAMA SAYGI" derneği.. (facebook sayfaları: Patika doğa ve yaşama saygı derneği



Fotoğrafta da görüldüğü üzere kadın ağırlıklı bir gruplar. Gelir kaynakları senede 2 kere yapılan yardım yemekleri, ve kermes gibi organizasyonlar ve diğer hayvanseverlerin yaptığı gerek mama ve yemek artıkları..Tabi ki tedavi masraflarını karşılamak için de bağış alıyorlar.

 Dağıtım turları ile ilgili fotolara adresinden ulaşabilirsiniz... Dağıtım ve etkinlik fotoları

 Daha önce bu grubun dağıtım turlarına katılmış biri olarak yaptıkları işin çok zor ve ulvi bir iş olduklarını söylemeliyim. 1000 den fazla köpek, orman gibi geniş alanda köpeklerin yoğunluklarına göre belirlenmiş istasyonlar, dağıtımı yapmak için haftanın 3 günü yemeklerin ve mamaların belirli yerlerden toplanması, harmanlanması, köpeklere cinsine ve yaşına göre yemek hazırlanması ve onların dağıtımı, köpeklerin aralarında çıkan kavgaları engellemek, ormanın engebeli arazilerinde hava şartlarına göre bazen balçık olmuş alanları katedip doğru yerlere yemek bırakmak, hasta veya yaralı olanları veterinere ulaştırmak, bu kitlenin daha artmasının önünü bir nebze olsun kesmek için kısırlaştırmalarını sağlamak, arabalar tarafından ezilmiş yada herhangi bir sebepten ölmüş köpekleri defnetmek... Karakterinden ötürü diğer köpekler tarafından dışlanan bazı köpekleri daha huzurlu ortamlara ulaştırmak, olabildigince köpeğe yuva bulmak... Bütün bunların getirdiği fiziksel yorgunluğun yanında ormanda terkedilmiş köpeklerin acı dolu bakışlarına, açlıklarına, hüzünlerine şahit olmak, sürekli gördükleri ve çok sevdikleri bazılarının cesetlerini bulmak; bunu haftanın 3 günü yaşamak ve verdiği negatif hissiyatı sürekli taşımak... Veterinere götürdükleri bir köpeğin bir insan müsveddesi tarafından tecavüz edildigini ve bu yüzden diğer köpeklerle iletişime geçemediğini ve dışlandığını öğrenip büyük acılar yaşamak (kalabalık bir grubun içinden dışlanan köpeğin hayatı tehlike altındadır, büyük bir ihtimalle grubun güçlüleri tarafından öldürülür) .. Bütün bunları yılın 52 haftası kar, çamur, yağmur, sıcak yada ramazan ayı demeden, hiç beklenti içinde olmadan yapmak...

 En büyük sevinçleri "canlarım" dedikleri suçsuzlar çetesinin üyelerine sağlıklı koşullar ve yemek sağlamak.. Yakın zamanda da bu amaçla ormanda yavruları ile beraber atılmış yada ormanda kısırlaştırılamadığı için doğum yapan canları yavruları ile beraber besleyebilmek için borç harçla kulube ve kafes yaptılar.
.

 Buraya kadar herşey güzel gitti yazıda. Şimdi işin sözde kısmına geleyim. Aynı ormanda bir grup daha var hayvanlara aynı amaçlar ile yaklaştığını söyleyen.. İsimleri huysuz ihtiyar. ( facebook sayfası )

Aynı Beykoz ormanında Patika derneğinin dağıtım yapmadığı diğer 3 günde ekip olarak dağıtım yapıyorlar ve Patika'nın benzeri şekilde hareket ediyorlar... demeyi çok isterdim. Diyememenin sebebi şu: Az önce fotoğraflarını paylaştığım kulubelerin etrafındaki çitler bu grubun aşağıda görmüş olacağınız paylaşımından sonra söküldü: link

(link kalkarsa diye caps olarak da aldım)















Hayır, kaldıran belediye değil bunu biliyoruz zira yetkililer ile görüşüldü. kendileri (huysuz ihtiyar) de bu işi yapmadıklarını söylüyorlar ama her ne hikmet ise paylaşımın olduğu gün o çitler bir şekilde yok oldu. ayrıca bu paylaşımı yapan zat 8 haziran itibariyle şunu da notlarının arasına ekledi:





















Özellikle sansürlemedim ki zihniyetin ne kadar hoşgörülü, paylaşımcı ve bir o kadar da yapıcı olduğunu görmeniz için.

 Kafama takılan sorular var:

 Mesela madem hayvanseverlik ve ormana atılmış canlılara bir nebze olsun sıcaklık hissettirebilmek, söylermisiniz böyle "sevgi dolu!!" sözcükleri kullanan kimsenin hayvanlara verebilecekleri ne kadar öteye gidebilir?

 Diyelim ki birileri besleme yaparken yanlış yapıyor doğru yolu göstermek için kullanılacak üslup "katilsiniz" mi dir yoksa daha kibar ve makul yollardan yapıcı bir tutumla bu iş hallolamaz mı?

 2 tane yavru köpek ölümümden bahsediliyor. O ormanda beslemeye katılanlar bilir hemen her gün yaşlısı genci en az bir ölüm oluyor; hastalıktan oluyor, araba çarpmasından oluyor, kavgadan oluyor. Doğanın kanunu gereği güçsüz doğmuş olmaktan da olabiliyor. Eminim ki pek çok köpek besleyen yada yakınında köpek beslenenler şahit olmuştur ki evlerde bile beslenen köpekler anlık hastalıklarla maalesef göçüp gidebiliyorlar. Bunu köpeklerin kafes altında yaşamasına bağlamak terbiyemin elverdiği kadarı ile cahilliktir, yapıcı olmak yerine altında bir maksat aratacak kadar kötü niyettir.

 Yukarıda fotoğrafları bulunan konuşmaları yapan kişi/ler olarak kendileri "o kafesleri kırmadıklarını kıracak kadar aptal olmadıklarını" belirtirken ölmüş köpeklerden bu insanları sorumlu tutmaları ve bu üslup ile yapmaları ister istemez köpeklerin başına acaba ne geldi sorusunu da getirmiyor değil. Kanıtlayamayacağım bir şey olması itibari ile bu soru sadece benim kafamda soru işareti olarak kaladursun..

 Öncelikle zat-ı muhteremin yazdığı şeyler ile ilgili cevaplara gelelim. Sondan başlamak gerekirse, "siz açlık nedir bilir misiniz?" diye başlayan bir paragraf var. Hemen izah edeyim. Ormandaki köpekler için açlık bulduğunu yemektir. Orman kanununa göre açlık güçsüzü yemektir. Sanırım o kafesin neden orada olduğu ve ne amaca hizmet ettiğini bu şekilde daha iyi anlatabilirim diye düşündüm. Oradaki yavrular aslında büyük köpeklere yem olmaktan uzak bir şekilde kafeste yaşıyorlar. Anneler de haliyle yavruların anne sütü ile beslenmeleri için gerekli. Ancak orman gibi bir alanda özellikle de atılan yada orada doğum yapan köpekleri göz önüne alınca köpekleri "bu anne bunlar da çocukları" şeklinde bulmanız ve bir arada tutabilmeniz çok zor. Emzirebilen köpeklerin anne olarak içeride kalması kadar da doğal bir şey yok. Zamanı geldiğinde bu yavrular da diğerleri gibi ormana salınacak bulunan yeni yavrular ve anneler de bu kafeslerde koruma altına alınacak. Ancak bu kadar kısıtlı imkan dahilinde bunu söyle yapın, şunu da böyle yapın yoksa katilsiniz demek ne demek ben hala anlamadım, yazımın sonlarına doğru anlamayı umuyorum...

 yeri gelmişken huysuz ihtiyar sayfasında bazı sorulara denk geldim "o kafesin orada ne işi var" gibisinden. İçimden sirk köpeği olmak için kafeste tutuluyorlar demek geldi...

 Daha önce de belirtmiştim, ben de katıldım Patika'nın turlarına ve bildiğim kadarı ile 8-9 senedir bu işi yapıyorlar. Ormanın içinde yol kenarına mama bıraktıklarını görmedim, bilakis mama dağıtımı arabasının geldiğini gören onlarca köpeğin yol ortasında yemelerinin onların sağlığı için tehlike doğurduklarını bildiklerinden olabildiğince güvenli yerlerde mama dağıtımını yapıyorlar. mama dağıtımı yapıldığında riskli bir bölgedeler ise yada kavga edenler fazla ise yemek bitene kadar başlarından ayrılmıyorlar. Kısacası laf olsun diye yapmıyorlar bu işi, inanarak hissederek yapıyorlar ve suçlanmadan hakaretten çok daha fazlasını hak ediyorlar. mama dağıtım yerini aç kalan ve otlamaya çalışan inekler bastığında inekleri köpeklerin yanından kovalayayıp ineklere ötede yemek verecek kadar adamışlar kendilerini. Ve takdir edeceğiniz üzere köpeklerin hastalıkları ile ilgilenmeyi ihmal etmiyorlar. Kendilerinin barınakta yada civar (Kavacık, Anadolu hisarı, göksü evleri, hisarevleri) veterinerlerde ne kadar hayvan tedavi ettirdiklerini beykoz barınağı ve adı geçen semtlerdeki veterinerlerden öğrenebilirsiniz.

 Her insanın aklında olması gerektiğini düşündüğüm bir konu var. Bir şehrin ormanında başı boş 1000 den fazla köpek yaşıyorsa onları oraya terk etmiş olmak hepimizin ayıbı. onları orada beslemek hayvanseverlik değil, insan olmanın getirdiği bir gereklilik gibi geliyor bana. Aslında çok öncelerde yapılması gereken planlamalarla ve kontrolle bugün orada hiç hayvan olmayabilirdi. Bir heves uğruna alınıp sokağa atılan binlerce hayvandan sadece bir kısmı onlar.

Oradaki hayvanları besleyen, onların bir şekilde azda olsa mutlu olmasını isteyen insanlara ithamlarda bulunmak, savaş açarcasına konuşup hakaret etmek en iyi niyetle "çıkarcılıktır". Umarım Huysuz ihtiyar grubu bu çıkarların ne olduğunun farkındadır ve ağzından salyalar saçarcasına konuşan "huysuz ihtiyar" adlı kişiye bunu sorma cesaretini gösterebilirler...

not : Yukarıda bahsettiğim "insanlar tarafından tecavüze uğrayan köpek Patika derneğinin üyelerinin birinin evinde 6 köpekle beraber mutlu yaşamına devam etmektedir. başta insanlardan özellikle de erkeklerden kaçarken şu anda tüm travmasından kurtulmuştur.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Karalama

Karalıyorum bugün…
Çok içten…
Daralıyor muyum neyim?
Şunu biliyorum, yazmak beni rahatlatıyor
Tüm karamsarlıklarıma ve onun verdiği hüzne

Hayat işte böyle bir şey benim için
Telaş içinde, olmaması gerektiği halde
Yaşayacak güzel şeyler var derken,
O yolda hızla koşup bağcıklara takılmak gibi…
Sıkı bağlamak gerek önce, sabırla
Ya da gevşek bırakıp yürümek; üstüne bassan ne olacak sanki…

Önce karar: koşmalı mı, yürümeli mi?
Sonra bağcıklara bakmalı
Sonra çizdiğin kurgudan gitmeli
Çok mu zor?

11.05.2010
19:30

11 Mayıs 2010 Salı

Başlangıç notası


Crick's Violin
Originally uploaded by "M" PEARL
Eski günlerden birinde yaşadığım bir olayı anlatmak istedim.

Bir arkadaşım vardı, ve bu olayın geçtiği dönemde yeni boşanmıştı. Boşanma sonrası ciddi bir bunalım dönemindeydi; psikolojik yardım alma derecesinde… Bir gün görüştük. Yüzündeki mutsuz bakış hala aklımdadır. Aslında atmak istiyordu, depresyonunu üzerinden, bir çırpıda silkinip atmak ama yapamıyordu işte. Belki kişilik yapısı, belki biz Türk insanının biraz arabesk yaşamı içten içe sevmesi. Yemek yerken aklıma gene o zamanlarda kafa patlattığım bir konu geldi. Aslında çok alakalı gibi gözükmüyordu ama bir şekilde bir şeyler anlatıyordu; ben de paylaşmayı tercih ettim.

Müzikte modlardan bahsettim, şimdi burada bahsedeceğim gibi. Hafif bir teknik yanı var gerçi, notasyondan belki biraz daha rahat anlayacaktır ama çok da karışık değil gözünüz korkmasın hemen….

İlk olarak eski antik çağda yunanlılar bulmuş. Bugün majör, minör diye nitelendirdiğimiz şarkılar aslında bu kökene dayanıyor.

Do gamını ele alıyoruz: Bildiğimiz bir şey do-re-mi-fa-sol-la-si ve do
Şimdi de Re gamı: re-mi-fa#-sol-la-si-do#-re

Gördüğünüz gibi 2 gam arasında başlama noktası farkının yanında 2 farklı nota var; diyez almış 2 nota. Dolayısı ile bu iki gam birbirinin aynısı değil. Tüm notalara bunu uygularsak benzer sonuçlara varıyoruz: Hiçbir gam birbirinin aynısı değil.

Ne yapmış bu yunanlılar? Demişlerki do gamını re den başlayarak çalalım. Yani:
Re-mi-fa-sol-la-si-do-re şeklinde. Bu sefer başlama noktası dışında do gamı ile farklı olan bir şey yok. Bunu Do dorian şeklinde adlandırmışlar. Aynısını mi den, fa dan, sol den, la dan, si den de yapmışlar ve hepsine birer de isim vermişler:

Mi den başlayana Phrygian, Fa dan başlayana Lydian, sol den başlayana Mixolydian, la dan başlayana Aolian (minör), si den başlayana Locrian ve do dan başlayana da Ionian (majör)demişler.

Neden böyle bir şey yapmışlar peki? Şu anda anlatması zor ama çalarken fark ettiğiniz bir şey, hiçbiri birbiri ile aynı hissi vermiyor. Şöyle ki:

Ionian (majör) – çoşkulu, marş edasında
Dorian hafif karamsar
Phrygian arabeskimsi (Türk müziğinde çok sık vardır)
Lydian merak uyandırıcı (klasik müzik temalı film müzikleri; E.T gibi)
Mixolydian mutluluk verici
Aolian (minör) üzgün, hatta depresif
Locrian karanlık

Konumuzla alakası?
Aynı şeyi çalıyoruz sadece başlangıç notasını farklı seçip sırayı bile bozmadan çalıyoruz ve sonuca bakın: 7 farklı duygu çıkıyor ortaya. Bazıları birbirini andırır ama dinlerken karakterlerini fark edebileceğiniz 7 farklı ruh hali; sadece başlangıcı değiştirerek.
Şunu demiştim o gün. Boşandın, etkilendin, üzüldün hatta yıkıldın. Üstünden de zaman geçti, yaşaman gereken acı dönemi de yaşadın. Bence yarın sabah kalkarken başlangıç notanı bir değiştir. Kaybedecek bir şeyin yok ama denemekten de bir zarar gelmez. Sen aynı sensin ama başlangıç notan farklı olsun. Belki daha iyi hissetmen için bir adım olur. Yüzünde bir tebessüm belirdi, psikoloğu bırakmaktan bahsetti hatta yemeği bile o ısmarladı. Mutlu olmuştum, bilmediğim bir konuyla öğrenmeye çalıştığım bir konuyu birbirine bağlamış hem de çok iyi bir arkadaşımı mutlu etmiştim.

Sizce de arada bir dışarıdan kendimize bakıp, gerekli gördüğümüzde başlangıç notamızı değiştirmek faydalı olmaz mı?

27 Nisan 2010 Salı

Bugün size uzun zamandır çalmadığım bir parçayı çalacağım…





my ordinary evening times
Originally uploaded by undercover77


Aptal hayaller albümünden hüzünlü bir şarkı bu. Eğer siz de benim gibiyseniz en hüzünlü şarkıların aslında en güzel şarkılar olduğunu düşünenlerdensiniz…

Bu şarkının adı yok, sadece hüznü var; La minörün ve dominant akorlarının önlenemez hüznü. Davul giriyor önce. Sekiz dörtlük ama yarım “es”leriyle aksak hissiyatlı bir ritm. Tuşesi, aksak notalar öncesinde yavaş, aksak notada ise son derece güçlü. "Sadece tempo belirlemiyorum ben" diyor adeta. Piyano akorlarında aolian’ın beyin uyuşturan hissiyatı… gözlerinizi kapattığınızda ağlamak istersiniz, içkiniz olsa boğazınızdan geçen yudumu midenize kadar hissedersiniz belki. O kadar duru o kadar saf…

Ağır ağır nota geçişleri var bas’ta. Şerefsiz bas gitaristim ne güzel de veriyor o geçişleri perdesiz gitarıyla. Slide yaptıkça şakaklarınızdan birşeyler boşalıyor sanki. Önce la, ordan mi sonra sol. Davulun aksine aksak olmayan kısımlarda sade tek bir notaya güçlü bir şekilde basıyor, ama iş aksak notaya gelince az tuşe ile iki nota arasında kromatik bir geçiş yapıyor; adeta ritmle birbirlerini sarmal gibi tamamlıyorlar...

Adı yok dedim, hüznü var dedim; şarkımda insanları kandırmaktan bahsettim: Zira insanlar inanmadığımı sanarken bense onlara inanıyor ama inanmıyormuş gibi yapıyordum. Nerde olduğumu bilmiyordum, ne yaptığımı da... elimde bana yol gösterecek bir haritam bile yoktu.

Terkediyorum artık
hem de hangi kapıdan geldiğimi unutarak
her ne kadar beni ayağa kaldıran yol bana acı verse de
pencereden çıkarken mutluyum....

27.04.2010
17:28

24 Nisan 2010 Cumartesi

kendinle başbaşa kalmak




self reflection...46/365
Originally uploaded by Sooper Tramp


En son ne zaman kendinle başbaşa kaldın?

İçindeki ”sen”i ne zaman dinledin?

Gerçekten yalnız mısın; yoksa öyle olduğuna mı inandırıyorsun kendini?

Günlük yaşamın ve sanırım biraz da büyük şehirde yaşamanın etkisi: Sürekli acele hayatlar, durmadan yorulmadan ecele giden telaşlar. Sürekli bir sıkıntı, bıkkınlık ve beraberinde bir karamsarlık hissi.

Bütün bu koşuşturmanın içinde nadiren de olsa ”hayat güzeldir” diyenlerden misiniz? Aslında farkında olup farkındalığın farkına seyrekçe varanlardan? Şanslı sayıyorsunuz kendinizi o anlarda. Olumlu bakıyorsunuz beklentilerinize. ”Kaçıp gitmeliyim” sorgusu minimuma iniyor belki. Zira o anlarda siz aslında kendinizle konuşuyorsunuz. İçinize hapsettiğiniz ve size bu dünyada emanet edilmiş olan tek kişi ile berabersiniz o anlarda. Hapsediyoruz belki zira emanet edilmişliğin tedirginliği var üzerimizde. Evhamla üstüne kaparak. Hani çocuğunuzu bazen hasta olmasın mikrop kapmasın diye sterilize ortamlarda yaşatırsınız ya onun gibi, sonra o çocukta gider kronik bir hastalık sahibi oluverir gerçek dünya ile yüzleştiğinde. İşte böyle evhamdan dolayı kaybediyoruz kendi benliğimizi, arkamızdan bakıyor bize hapsettiğimiz anlarda: Bakıyor, bağırıyor konuşmak istiyor ama duyuramıyor sesini. O anda biz şehrimizde kulağımızda telefon yada ipod, telaşla uzaklaşıyoruz ondan. Bazen dönüp arada bir bakıp çıkıyoruz, bar girişinde yaptığımız gibi...

Gerçekte ise aslında biz bir bütünüz onla: Kendimizle; yani aslında olması gereken bu fakat biz beceremiyoruz. O nedenle de bazen kendimizi birden çok karakterliymiş gibi hissediyoruz. Ben ve kendim. Bir başbaşa kalabilsek çözeceğiz belki sorunlarımızı, yada üzerlerine şehrin verdiği sahte davranışlarla değil olması gerektiği gibi, ”kendimiz” istediği için gideceğiz. Bakan kişi gerçek bir kararlılık görecek, imrenecek hatta size. Karizmatik lider olacaksınız onun gözünde. Kimileri nefret edecek (nefret de bir duygudur), kimileri saygı duyacak size ama asla ”iyi biri aslında” şeklinde klişe bir tanımınız olmayacak. Altı dolu olacak onun, cümlelerle anlatacaklar sizi.

Ne yapmak gerek acaba? Zor ki çevremizde karizmatik lider dediğimiz insanlara pek rastlanmıyor. Şehrin kurallarının (iş yaşamı da denebilir buna) çıkardıklarından bahsetmiyorum. İki üç kişinin pohpohlamasıyla ayakları yere basmamayı göğe erdim zannedenler pek çok zira. Altlarının boş olduğunun farkındalar, fakat çaktırmamaya çalışıyorlar. Fıkradaki korsan kaptan gibi: Hani kendinden güçsüz bir gemi ile savaşa girerken kırmızı gömleğini isteyip vurulursam kanım belli olmasın şeklinde tayfalarına gaz veren ama daha büyük bir orduyla karşılaştığında kahverengi pantolonunu isteyen. Bizimkilerin altları boş, gerisini anladınız siz... Zor dedim zira ortalıkta çok azlar, ama zorlaştıran da işte şehir yaşamının bize getirdikleri. Amacım kaçıp gidin demek, pastoral yaşamı desteklemek değil, sadece kendini soyutlayabilmenin yollarını aramanın önemli olduğunu vurgulamak. Elbette şehir şehir diye bahsettiğim yer cüzzamlılar ülkesi değil. Burada hayatımızı idame ettirmek için varız o emanet edilmiş kendimize daha iyi bir hayat yaşatabilmek için. Tezat bu; biz onu unutup hayatın akışına kapılmışız ”mutluluğu arıyoruz” diye ararken kendimizi atıyoruz diplere. Bir bakıyoruz hayat geçivermiş. Hayat çok kısa diyerek çıkmamalı yola, zaten telaşlısınız niye daha fazlasını istiyorsunuz?

Bunun ötesinde ”farkında” olmalı insan. Ne yaptığının, ne dediğinin, nerde bulunduğunun farkında olmalı. Şartlar öyle gerektirdiği için değil ”kendim” öyle istediğim için böyle dedim diyebilmeli. Arada gelir aklıma keyif için sigara içiyoruz misal. Zararını yararını geçtim ben ona keyif misyonunu yüklemişiz. Altı üstü beş dakikalık bir keyif. Bu beş dakikanın her saniyesini keyifli hatırlıyormuyuz yoksa onu keyif için içerken dahi kafamızda tonlarca şeyle dönüp duruyormuyuz? Neden bir paket sigara içiyoruz? Tersi tamamen doğru olan bir önerme değil bu; günde üç tane içen adama farkında denir denemez elbet. Ama bazen böbürlenerek bazen üzülerek söylediğimiz ”günlük bir paket” de bir keramet varmış gibi geliyor bana.

Ve evet: Korkular... hayatımızı yöneten benliğimizi esir eden, orta dünyamızın kralları. Sanırım şehrin yaşamının getirdikleri. Kırsaldaki adam da korkar elbet, ekinlerini su basmasından, hayvanlarına mikrop bulaşmasından, doğa olaylarından, Tanrıdan... ama misal muhtarından korkmaz; neden korksun ki. Biz neden korkuyoruz ki... Patrondan, yada patron bile olamamış müsveddelerinden, komşulardan, trafikten, işten, güçten, ay sonunu getirememekten, sokaktaki adamdan, ilişkilerden, kediden, köpekten, böcekten...

Elle tutulur ne var aralarında hayvanları hariç tutarsak? Çark kendi oluşmuş, kendi dönüyor, kendi tüketiyor ve siz getirdiklerinden korkuyorsunuz ama aman dönsün diye de uğraşıyorsunuz. Aslında o size muhtaç ama siz öyle düşünmüyorsunuz: Çark sizin içinizde ters yönde çalışıyor aslında. Korkular sayesinde sizi kendisine muhtaç kılıyor. Isn’t it ironic... Don’t you think?


İçinizdeki adam hayatın kısa olmadığını da, farkında olmayı da, korkmamasını da biliyor aslında danışma seanslarınızı sıklaştırsanız yardımcı olacak size tabi eğer siz onu size yardımcı olmayı reddedecek kadar ihmal etmediyseniz. Bence öyle yaptıysanız bile o sizi sizin onu sevdiğinizden daha çok seviyor....


17.04.2010

03:33