
self reflection...46/365
Originally uploaded by Sooper Tramp
En son ne zaman kendinle başbaşa kaldın?
İçindeki ”sen”i ne zaman dinledin?
Gerçekten yalnız mısın; yoksa öyle olduğuna mı inandırıyorsun kendini?
Günlük yaşamın ve sanırım biraz da büyük şehirde yaşamanın etkisi: Sürekli acele hayatlar, durmadan yorulmadan ecele giden telaşlar. Sürekli bir sıkıntı, bıkkınlık ve beraberinde bir karamsarlık hissi.
Bütün bu koşuşturmanın içinde nadiren de olsa ”hayat güzeldir” diyenlerden misiniz? Aslında farkında olup farkındalığın farkına seyrekçe varanlardan? Şanslı sayıyorsunuz kendinizi o anlarda. Olumlu bakıyorsunuz beklentilerinize. ”Kaçıp gitmeliyim” sorgusu minimuma iniyor belki. Zira o anlarda siz aslında kendinizle konuşuyorsunuz. İçinize hapsettiğiniz ve size bu dünyada emanet edilmiş olan tek kişi ile berabersiniz o anlarda. Hapsediyoruz belki zira emanet edilmişliğin tedirginliği var üzerimizde. Evhamla üstüne kaparak. Hani çocuğunuzu bazen hasta olmasın mikrop kapmasın diye sterilize ortamlarda yaşatırsınız ya onun gibi, sonra o çocukta gider kronik bir hastalık sahibi oluverir gerçek dünya ile yüzleştiğinde. İşte böyle evhamdan dolayı kaybediyoruz kendi benliğimizi, arkamızdan bakıyor bize hapsettiğimiz anlarda: Bakıyor, bağırıyor konuşmak istiyor ama duyuramıyor sesini. O anda biz şehrimizde kulağımızda telefon yada ipod, telaşla uzaklaşıyoruz ondan. Bazen dönüp arada bir bakıp çıkıyoruz, bar girişinde yaptığımız gibi...
Gerçekte ise aslında biz bir bütünüz onla: Kendimizle; yani aslında olması gereken bu fakat biz beceremiyoruz. O nedenle de bazen kendimizi birden çok karakterliymiş gibi hissediyoruz. Ben ve kendim. Bir başbaşa kalabilsek çözeceğiz belki sorunlarımızı, yada üzerlerine şehrin verdiği sahte davranışlarla değil olması gerektiği gibi, ”kendimiz” istediği için gideceğiz. Bakan kişi gerçek bir kararlılık görecek, imrenecek hatta size. Karizmatik lider olacaksınız onun gözünde. Kimileri nefret edecek (nefret de bir duygudur), kimileri saygı duyacak size ama asla ”iyi biri aslında” şeklinde klişe bir tanımınız olmayacak. Altı dolu olacak onun, cümlelerle anlatacaklar sizi.
Ne yapmak gerek acaba? Zor ki çevremizde karizmatik lider dediğimiz insanlara pek rastlanmıyor. Şehrin kurallarının (iş yaşamı da denebilir buna) çıkardıklarından bahsetmiyorum. İki üç kişinin pohpohlamasıyla ayakları yere basmamayı göğe erdim zannedenler pek çok zira. Altlarının boş olduğunun farkındalar, fakat çaktırmamaya çalışıyorlar. Fıkradaki korsan kaptan gibi: Hani kendinden güçsüz bir gemi ile savaşa girerken kırmızı gömleğini isteyip vurulursam kanım belli olmasın şeklinde tayfalarına gaz veren ama daha büyük bir orduyla karşılaştığında kahverengi pantolonunu isteyen. Bizimkilerin altları boş, gerisini anladınız siz... Zor dedim zira ortalıkta çok azlar, ama zorlaştıran da işte şehir yaşamının bize getirdikleri. Amacım kaçıp gidin demek, pastoral yaşamı desteklemek değil, sadece kendini soyutlayabilmenin yollarını aramanın önemli olduğunu vurgulamak. Elbette şehir şehir diye bahsettiğim yer cüzzamlılar ülkesi değil. Burada hayatımızı idame ettirmek için varız o emanet edilmiş kendimize daha iyi bir hayat yaşatabilmek için. Tezat bu; biz onu unutup hayatın akışına kapılmışız ”mutluluğu arıyoruz” diye ararken kendimizi atıyoruz diplere. Bir bakıyoruz hayat geçivermiş. Hayat çok kısa diyerek çıkmamalı yola, zaten telaşlısınız niye daha fazlasını istiyorsunuz?
Bunun ötesinde ”farkında” olmalı insan. Ne yaptığının, ne dediğinin, nerde bulunduğunun farkında olmalı. Şartlar öyle gerektirdiği için değil ”kendim” öyle istediğim için böyle dedim diyebilmeli. Arada gelir aklıma keyif için sigara içiyoruz misal. Zararını yararını geçtim ben ona keyif misyonunu yüklemişiz. Altı üstü beş dakikalık bir keyif. Bu beş dakikanın her saniyesini keyifli hatırlıyormuyuz yoksa onu keyif için içerken dahi kafamızda tonlarca şeyle dönüp duruyormuyuz? Neden bir paket sigara içiyoruz? Tersi tamamen doğru olan bir önerme değil bu; günde üç tane içen adama farkında denir denemez elbet. Ama bazen böbürlenerek bazen üzülerek söylediğimiz ”günlük bir paket” de bir keramet varmış gibi geliyor bana.
Ve evet: Korkular... hayatımızı yöneten benliğimizi esir eden, orta dünyamızın kralları. Sanırım şehrin yaşamının getirdikleri. Kırsaldaki adam da korkar elbet, ekinlerini su basmasından, hayvanlarına mikrop bulaşmasından, doğa olaylarından, Tanrıdan... ama misal muhtarından korkmaz; neden korksun ki. Biz neden korkuyoruz ki... Patrondan, yada patron bile olamamış müsveddelerinden, komşulardan, trafikten, işten, güçten, ay sonunu getirememekten, sokaktaki adamdan, ilişkilerden, kediden, köpekten, böcekten...
Elle tutulur ne var aralarında hayvanları hariç tutarsak? Çark kendi oluşmuş, kendi dönüyor, kendi tüketiyor ve siz getirdiklerinden korkuyorsunuz ama aman dönsün diye de uğraşıyorsunuz. Aslında o size muhtaç ama siz öyle düşünmüyorsunuz: Çark sizin içinizde ters yönde çalışıyor aslında. Korkular sayesinde sizi kendisine muhtaç kılıyor. Isn’t it ironic... Don’t you think?
İçinizdeki adam hayatın kısa olmadığını da, farkında olmayı da, korkmamasını da biliyor aslında danışma seanslarınızı sıklaştırsanız yardımcı olacak size tabi eğer siz onu size yardımcı olmayı reddedecek kadar ihmal etmediyseniz. Bence öyle yaptıysanız bile o sizi sizin onu sevdiğinizden daha çok seviyor....
17.04.2010
03:33
03:33
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder